Menu
RSS

Pandemi, sermayenin hayallerinin normalleşmesi, ev/işyeri ve işyeri/evin inşası - Emre Gürcanlı

17 Ağustos 2020 (İleri Haber)

 

Spinster İngilizce’de evde kalmış kadın anlamına geliyor. Ama sözcüğün etimolojisi incelendiğinde, Sanayi Devrimi’nden yıllar önce “yün eğiren genç kız ve kadınlar”ı ifade eden bir sözcük olduğunu görüyoruz. Ancak 1600’lerden itibaren ise “evlenme çağına gelmiş olsa da evlenmemiş kadın” anlamına evriliyor, daha önce bir işi, mesleği anlatırken, bir “olumsuz” durum sözcüğün anlamına içkin hale geliyor. Aslında sözcüğün evriminde maddi süreç var. Ortaçağda yün iplik eğiren kadınlar, ellerindeki ilkel aletlerle, eğer daha iyilerini alacak paraları da yoksa saatlerce evde çalışmak zorunda kalıyorlar. Evleri işyerleri oluyor, yaşayabilmek için çalışmak, uzun saatlerce çalışmak zorunda kalıyorlar, evden dışarı çıkamıyorlar, eve kapanıyorlar. Dışarıda yaşayacak zamanları dahi olmuyor, kimseyle ilişkide bulunamıyor, evlenemiyor ve özetle “evde kalıyorlar”! Daha iyi aletleri alma olanağı olmayan, emek yoğun çalışmak zorunda kalan yün eğiren kadınlar, çalışan kadınlar arasında daha aşağı bir statüde görülüyor, yün eğirme kadın ev emekçileriyle, spinster tabiri de yalnızca kadınlarla anılır hale geliyor. Evin işyeri olduğu bir dönemden, işyerinin ev olduğu bir döneme geliyor ardından.

 

1597618288Screenshot_1.jpg

 

Sanayi tarihine baktığımızda, “spinster”ların yerini Spinning Jenny alıyor; iplik eğirme makinası.Ve dünya çapında devrim yaratıyor, bu ismin yaratıcısı James Hardgraves’in kızının veya makinayı birlikte yarattıkları Thomas High’ın eşinin ismi Jenny’den geldiği düşünülüyor. İplik eğirme kadınlarla özdeşleştirilirken, iplik eğirme makinası da bir kadının adıyla anılıyor. Ancak bu devrim erkeğiyle kadınıyla tüm işçileri, hapsoldukları ev-işyerinden, işyeri-ev’e mahkum ediyor.

Sanayi devrimi sonrasına gidelim, yıl 1863. O yılın 27 Haziran günkü The Spectator gazetesinde çıkan bir haberi milyonlarca insan okuyor. Belki de unutulup gidecek bir haber, Karl Marx sayesinde emek tarihinde hepimizin zihnine kazınıyor.  Kapital’in ilk cildinin 3. Kısmını oluşturan Mutlak Artık Değer Üretimi kapsamında Marx “İş Günü” bölümünde pek çok ayrıntılı bilgi verir, bizi o yıllara götürür ve aşırı çalışma sonucu ölümle ilgili Mary Anne Walkley’e ilişkin yaptığı alıntılar hepimizi ürkütür: 

“1863 yılının Haziran ayının son haftasında bütün Londra gazetelerinde ‘Death from Simple Overwork’ (fazla çalışmanın neden olduğu) ‘sensational’ (sansasyonel) başlığını taşıyan bir paragrafa yer verildi. Son derece saygın bir giyimevinde çalışan, Elise gibi tatlı isimli bir hanım tarafından sömürülen, yirmi yaşındaki elbise dikicisi Mary Anne Walkley’in ölümünden söz ediliyordu. Sık sık anlatılan eski öykü şimdi yeniden keşfedilmişti. Bu kızlar günde ortalama 16,5 saat, işlerin arttığı dönemde ise sık sık hiç ara vermeden 30 saat çalışıyordu; ‘emek gücü’ yorgunluktan bitap düştükleri zamanlarda, ara sıra verilen sherry, Porto şarabı ya da kahveyle canlandırılıyorlardı. Sezonun en civcivli zamanıydı. Soylu hanımların Galler’den yeni ithal edilmiş prensesin şerefine verilen baloda teşhir edecekleri muhteşem elbiselerin göz açıp kapayıncaya kadar dikilip hazırlanması gibi büyük bir iş vardı. Mary Anne Walkley diğer 60 kızla birlikte hiç ara vermeden 26,5 saat çalışmıştı; her bir odada 30 kız çalışıyordu; odada 30 insan için gerekli havanın üçte biri ya vardı ya yoktu; geceleri bir yatakta ikişer ikişer yatıyorlardı; ve yatakları boğucu odalardan birinde, tahtalarla ayrılmış bir bölmede bulunuyordu. Ve üstelik bu da Londra’nın en iyi modaevlerinden biriydi. Mary Anne Walkley cuma günü hastalandı ve öncesinde son işini de bitiremeden, Bayan Elise’yi şaşkın bırakarak pazar günü ölüp gitti. Ölüm döşeğine çok geç çağrılmış olan hekim, Dr. Keys “coroner’s jury” (şüpheli ölüm soruşturması jürisi) önünde kuru bir dille tanıklık etti:

‘Mary Anne Walkley, aşırı kalabalık bir odada çok uzun saatler boyunca çalışmaktan ve yatak odasının son derece dar ve havasız olmasından ötürü ölmüştür”

Evler işyeriyken, bu kez daha ilkel üretim tesisleri işçilerin evi haline geliyor. Kapitalizmin gelişimiyle ise, üretim kampları haline getirilen madenler, büyük üretim tesisleri, her türden inşaat ama özellikle tünel ve demiryolu şantiyeleri üretim kampları halinde işçilerin ömürlerini geçirdikleri yerler olarak karşımıza çıkıyor. İşçinin, sermayenin kutsal mabedi olan işyerinde saatlerce çalıştığı, hemen yanında yatakhanede kaldığı, tüm gereksinimlerini patronun kantininden aldığı ve sürekli ona borçlandığı üretim tesisleri…

Sermaye sınıfı geçmişteki uygulamalarını bugün pandemi sürecini kullanarak yeni normal olarak, yeni bir emek rejimi olarak bize dayatıyor.

İlk işaretlerini Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD), Covid-19’un ikinci dalgasında ve devamında üretimin devamının sağlanması için “izole üretim tesisleri” kurduğunu duyurmasıyla gördük. Buradaki izole üretim tesisleri daha çok, fabrika kantinine borçlanılan, o borcu kapatmak için çalışmaya devam edilen ve sözleşme üzerine sözleşme imzalanarak yıllarını o tesiste geçiren 19. Yüzyıl işçi sınıfının yaşam alanlarını andırıyor.

Ama sermaye durmuyor, daha da fazlasını istiyor. İşçileri bırakalım üretim tesislerine/kampüslerine kapatmayı, fabrikaya kapatmayı neredeyse normalleştirmeye çalışıyor. Örnek mi, alın size Dardanel! “Kapalı Devre Çalışma Sistemi” adı altında işçiler 14 gün boyunca fabrikaya kapatıldılar, 14 gün fabrikadan çıkmadan çalışmaya zorlandılar. Umumi Hıfzıssıfha İl Kurulu kararına dayandırılan ve hukukçular tarafından imzası bulunan görevlilerin yasaya aykırı işlem yaptıkları belirtilen uygulama ile bir çalışma normu oluşturulmaya çalıştırıldığı çok açık. Dardanel’den yapılan açıklamada, sadece gönüllü çalışanların fabrikada kaldığı belirtiliyor. Gönüllülük mü diye gülüyor insan; yüzbinlerce işçinin işsiz kaldığı pandemi koşullarında işten atılma korkusunun yarattığı baskının gönüllülükle açıklanamayacağı net. Ayrıca Murat Özveri hocanın da altını çizdiği üzere, Umumi Hıfzıssıhha Kanunu Madde 74’e göre salgın koşullarında “işçilerin fabrikalarda bulundurulmaları yasaktır”. Gönüllülük, işçilerin rıza göstermesi yasadışı bir işleme izin vermez (buradaki rıza ise ayrı bir tartışma konusu!).

Bunun çok arızi bir vaka olduğunu düşünmeyelim, dünyada bunun çok örneği var. Daha çok yeni, 25 Haziran’da Nijerya'da polis bir pirinç işleme fabrikasına yaptığı baskınla, koronavirüs salgını döneminde üç ay binaya kilitlenerek çalışmaya zorlanan 100'den fazla işçiyi kurtarmıştı. Kuzeydeki Kano kentinde bulunan pirinç işleme fabrikasının işçilerinin Mart sonundan beri binadan çıkmalarına izin verilmeden çalıştırıldığı, insanlık dışı koşullarda çalışmaya, yaşamaya ve beslenmeye mahkum edildikleri gerek raporlarla, gerek fotoğraflarla belgelenmişti.

1597618342işeriev.jpg

(https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-53165727)

Yine Türkiye’ye dönelim. Kırklareli’nde görevli bir aile hekimi, üretim durmasın diye pozitif çıkan PCR testlerinin imha edilip, işçilerin depoya saklandıklarını anlatıyor. (Cumhuriyet).

Pandemiden önce fabrikalarda yatıp kalkan, orada yaşayan göçmen işçileri görmüştük, görmemizin nedeni ise fabrikalarda çıkan yangınlarda onlarca göçmen işçinin yanarak ölmesiydi. Aynı 7 Aralık 2019 günü, Hindistan’da Anaj Mandi’de çoğu doğu Hindistan’dan göçmen olarak gelmiş işçilerin yatıp kalktığı fabrikada çıkan yangında 45 işçinin yaşamını yitirmesi gibi.

Sermaye sınıfı açısından pandemi neredeyse bir lütuf, masa başı çalışanlar açısından her türlü sosyal giderlerinden, işçi sağlığı ve iş güvenliği masraflarından kurtulduğu ev-işyerini de, birer köle gibi kapalı devre halinde yatırıp kaldırıp çalıştırdıkları işyeri-evi de yaşamı geçirmek için muhteşem bir fırsat. Çünkü karşılarında örgütlü bir işçi sınıfı olmayınca, en basitinden işyeri düzeyinde ne olursa olsun bir sendika olmayınca işyerleri kapalı kutu haline geliyor ve dokunulmazlığı daha da pekişiyor. Bu dönem bir de bunun yanına Vestel’deki Covid-19 kaynaklı iş cinayetlerinde gördüğümüz "Covid-19 Güvenli Üretim Belgesi" * de eklenince, bunu baz alarak yasaya aykırı bir şekilde karar alan Umumi Hıfzıssıfha İl Kurulları da eklenince, sermayenin kutsal mekanları işyerleri tamamen dokunulmaz oluyor. Yapılmaya çalışılanın yeni bir emek rejimi inşa etmek, arızi durumları normalleştirmek olduğunu görmek şart. Sermaye tüm sorumluluklarından azade olacağı, kendisince kutsal fabrikalarına, atölyelerine, tesislerine, şantiyelerine kimsenin dokunmayacağı bir emek rejimi hayalinden hiç vazgeçmiyor. Özetle emeğin kendisine ne olacağıyla hiç ama hiç ilgilenmiyor:

"Üreticinin elindeki ürünün somut niteliği sahibine hiçbir toplumsal sorumluluk yüklememelidir. Üretici istediği malı üretebilir; ürettiği malla istediğini yapabilir; malını istediği gibi satabilir ve sattığı malın yerine istediği malı satın alabilir. Üreticiyle ürünü arasındaki ilişkiyi sınırlayan her türlü ahlaki, yasal, geleneksel koşul yok edilir." (Marx, Grundrisse Önsöz içinde; 37)

"Dikkat edersek bu mübadelede başlıca iki önemli özelliğin belirlediğini görürüz. Birincisi, sözünü ettiğimiz bu durumda ne alıcı, ne de satıcı emek işinin kendisiyle ilgilenmemektedirler. Alıcının istediği, emeğin sunduğu somut faydadır: Örtünmesinin, barınmasının, doymasının, bilgi ihtiyacının sağlanması gibi. Bu hizmetlerin emek aracılığıyla sağlanabiliyor olması bir zorunluluktur, çaresiz katlanılacak bir angaryadır. Her iki taraf da bu gerçeği bilir ve buna katlanır. Ama emeğin kendisi ile kimse ilgilenmez. Belirleyici olan, bu emeğin ürettiği faydadır." (Marx, Grundrisse Önsöz içinde; 26)."

*Not: COVID-19 Güvenli Üretim Belgesi, TSE tarafından veriliyor. Bu belgeye sahip olmak, yasal zorunlulukları yerine getirdiğiniz anlamına kesinlikle gelmiyor. Eğer iş yaptığınız karşı taraf bunu baz alıp kabul ederse, ticari işlerde kullanılabilecek bir belge, bir şirketin reklam amacıyla da kullanabileceği bir belge keza. Covid-19 olsun, başka hastalıklar salgınlar olsun uyulması gereken yasal mevzuat Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’ndan, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununa, İş Kanunu’na ve sayısız İSİG yönetmeliğine kadar büyük bir yelpazeyi içeriyor…

Kaynaklar

Marx, Karl. Kapital, 1.Cilt, Çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İst., 2009,s. 249, dipnot no:95.

Marx, Karl. Kapital, 1.Cilt, Çevirenler: Mehmet Selik ve Nail Satlıgan, Yordam Kitap, İst., 2009,s. 249-250.

https://www.merriam-webster.com/words-at-play/spinster-meaning-origin

RAJALAKSHMI, T. K. (2020), “Deadly violation of safety norms in Delhi”. Frontline , 17 January.

https://www.evrensel.net/yazi/86925/duyulup-duyulmadigina-bakmadan-bagirmak-gerek-hava-kursun-gibi-agir

(https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-53165727)

https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/aile-hekimi-anlatiyor-uretim-durmasin-diye-testleri-imha-ettiler-iscileri-depoya-sakladilar-1758014)

https://www.tse.org.tr/Icerik/HaberDetay?HaberID=15863

 

back to top