Menu
RSS

Şehir Hastaneleri: Sağlığımız Müteahhitlere Emanet - Harun Kılıçoğlu*

9 Şubat 2018

 

Bu yazı Yön Dergisi'nin 11. sayısında (Ocak 2018) yayımlanmıştır.

 

Kamu – Özel İşbirliği ile hasta garantisi verilerek son hızla yapımı devam eden şehir hastanelerine ilişkin geç kalınmış bir değerlendirme yazısı; ODTÜ’de kıyıma uğrayan ve kimilerine göre 20 hektar, kimilerine göre 48 hektarlık orman alanın yok edildiği, sayısı yüzbinlere varan ağaç ve çalının katledildiği bir iklimde zorunluluk haline gelmiştir. Konunun boylu boyunca işletme, mühendislik, mimarlık ve planlama bilimlerince etraflıca ele alınmasının gerekliliği ortadadır.

Yazıyı bahsi geçen bilim dallarının bütünlüğüyle ele almak bizlerin ne haddi ne de uğraşıdır. Bu yazının gayesi AKP eliyle ülkemizde yürütülen talanı ve rantı, tek bir nesne üzerinden yeniden yeniden dillendirmektir.

Belki de ah vah etmeden, henüz yolları açılmamış, ve henüz o yollar için kullanılmamış milyon metreküplük beton harçları uğruna yok edilecek yeraltı zenginliğimizin korunmasını sağlamak istediğimiz gayesini de bir kenara yazmak gerekir.

Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) olarak bilinen sistemin sağlık alanına uyarlanmasıyla ortaya çıkan Şehir Hastaneleri projesi kısaca; kamu arazilerinin hastane yapımı için özel şirketlere devredilmesi, devletin inşaatı üstlenen işletmeci şirkete 25 yıl kira ödemesi, bu süre boyunca vergi muafiyeti sağlaması ve hastane için hasta garantisi vermesi biçiminde işleyen bir işletme modelidir. 2005 yılında Sağlık Hizmetleri Temel Kanunu’nda yapılan değişiklik “Kiralama karşılığı sağlık tesisi yaptırılması” ile gündemimize girmiştir.

2005 yılında 5 kelimelik bir değişikliğin ardından yıllar içerisinde sağlıkta yaşanan dönüşüm ile beraber; isminin daha karizmatik olması sebebiyle “Şehir Hastanesi” olarak dillenmiş ve milyar dolarlık bütçelerle planlanmaya, inşa edilmeye, hatta açılmaya bile başlanmıştır.

Bu kapsamda, yapılması planlanan hastanelerin en büyüğü, 3800 yatak kapasiteli ve 15 bin civarında personelle çalışacağı haberleri basında uzun süredir dolaşan İstanbul’daki Sancaktepe Şehir Hastanesi. Sancaktepe’yi ise 2017’de açılması planlanan fakat açılamayan ve ODTÜ’deki ormanlık alanın katledilmesine sebep olan 3660 yatak kapasiteli Bilkent Şehir Hastanesi takip etmektedir. Toplamda 27 ilde 33 adet yapılması planlanan hastanelerin kurulacağı alanların büyüklüğü ise Anadolu’nun herhangi bir ilçesinin periferi büyüklüğündedir. Mesela Sancaktepe Şehir Hastanesi 3150 hektar arazi üzerine kurulmaktadır. Hal böyle olunca kent merkezlerinde bulunan hastaneler kapatılarak –ki bu arazilerin ne olacağı hala muamma ve öyle görünüyor ki AVM ve toplu konut alanı olarak satılacaktır- vatandaşın sağlığa erişimi kilometrelerce uzağa taşınmaktadır.

Devletin sahip olduğu arsaya hiçbir bedel ödemeyerek hastaneyi yapmak üzere ihaleye girecek belirli istekliler arasında yapılan açık ihale usulü sonucunda, firmanın kredi alabilmesi için hazine garantisi veren devletimiz; vergi muafiyeti ve devlet olanaklarından sınırsız faydalanma imkanı sağlarken, tüm bunların yanı sıra 25-30 yıl kendi topraklarında yapılmış bir hastaneye kira ödeyecektir. Bu da yetmiyormuş gibi tıpkı köprülerdeki gibi hasta garantisi de vermiştir.

Şehir Hastaneleri açıldığında hasta olmak artık bir vatani görev haline gelecektir!

Peki kira bedelleri ne kadardır?

Bu konu tüm gizemiyle örtbas edilmeye çalışılırken; Cumhuriyet Gazetesi yazarı Çiğdem Toker’in 12 Mart 2016 tarihinde köşesinde belirttiği üzere;

“Kalkınma Bakanlığı’nın “Dünyada ve Türkiye’de Kamu Özel İşbirliği Uygulamalarına İlişkin Gelişmeler 2015” başlıklı raporuna bakalım. ….. YKD (Yap-Kirala-Devret) modeliyle yaptırılan 17 şehir hastanesinin kiralanması karşılığında devletin yapacağı ödeme 27 milyar dolar.”

AKP ülkemizin geleceğini ve kaynaklarını, vahşice talan etmekte ve ettirmektedir.

 

Projelendirme süreci

Plancılar, mühendisler ve mimarlar tarafından planlanması ve altyapısının oluşturulması 10 yıllar sürecek ve mevcut plan ve kent dokusuyla entegrasyonun sağlanması gereken şehir hastaneleri; insan yaşamını ve sağlığını hiçe sayarak, sağlığı bir rant aygıtı olarak kullanmaktadır.

Kente ve kent sakinine getireceği her etkenin değerlendirildiği bir süreç olması gereken planlama ve projelendirme süreci, ulaşım ve erişim gibi temel şehircilik ilkeleriyle dahi tartışılmamıştır.

Bir örnek ile devam etmek gerekirse;

Bilkent Şehir Hastanesi, konum olarak ODTÜ arazine kısmen komşu olan 3660 yataklı ve 130 hektar kapalı alana sahip devasa bir kütle olarak tasarlanmıştır. Hemen peşinde ise aynı biçimde yine Ankara’da 3577 yatak kapasitesi ile 120 hektar kapalı alana sahip Etlik Şehir Hastanesi gelmektedir.

 

Yapımı devam eden hastaneler hizmete açıldıktan sonra; Ankara kenti merkezinde bulunan, Sami Ulus Doğum ve Çocuk Hastanesi, Zekai Tahir Burak Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Altındağ Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Hastanesi, Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Türkiye Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Ulus Devlet Hastanesi, Dışkapı Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Etlik Zübeyde Hanım Doğumevi, Gazi Mustafa Kemal Devlet Hastanesi, Abdurrahman Yurtasan Onkoloji Hastanesi, hizmete kapatılacaktır.

Kimi konu uzmanlarınca, Bilkent Şehir Hastanesi’nde aynı anda 80 bin hasta ve hasta yakınının bulunacağı bir kurgu oluşacağı belirtilirken, yaşanacak sirkülasyonla beraber bu rakam hastaneye erişmeye çalışan ve hastaneden dönen insanlarla beraber 120 bin kişinin yollarda olacağı bir simülasyonu hayal etmek gerçek dışı olmayacaktır.

 

Bilkent Şehir Hastanesinin, üreteceği yoğunluğun, ODTÜ ormanını parçalayan yer yer 150 metre genişlikliğii olan yol ile çözülmeye çalışılması, Ankara kentinde yaşayanların yada Ankara’yı bilenlerin bileceği üzere İncek Bulvarı’na çıkmaktadır ki, o yol emekçi halkın yaşadığı yerlere, daha doğrusu Ankara kent periferisinin dışına çıkmaktadır. Ki hastaneye ulaşacak hastalar, çoğunlukla Eskişehir Yolu (D200) üzerinden gelecek ve hali hazırda kentin en yoğun trafiğinin yaşandığı arterde yoğunluk kat be kat artacaktır. Tabi birde ODTÜ Rektörlüğü ile Ankara Büyükşehir Belediyesi arasında imzalanan protokolle geçirilecek yeraltı tüneli var.

Haritada b’ de gözlemleneceği üzere; ODTÜ ormanı içine açılan ve yolun sol tarafında kalan bölüm, rezerv bir rant bölgesi haline getirilmiş, zaman içerisinde orman vasfını yitirmiş alan olarak tanımlanarak mutlak surette yeni gökdelenlerin yükseleceği bir kader yaşayacaktır.

Her yağmur yağdığında Ankara’nın altgeçitlerinde arama kurtarma çalışmaları yapan balıkadamları bilmeyenimiz yoktur. Eskişehir Yolu’nun hemen altında neredeyse o hat üzerinden bulunan tüm yerleşim yerlerinin altyapısının bağlandığı bir kanalizasyon ve yağmur suyu hattı bulunmaktadır. Fakat bu hat mühendislik biliminin öğretilerinden yoksun olarak inşa edilmiş olması ve şu anda kentte izleri dahi sürülemeyen Ankara’nın derelerinin tüm havza bütününde önünün, bazense üzerinin kapatılması sebebiyle, suyu tahliye edememektedir. Bu sebepledir ki; ne zaman Ankara’da yağmur yağsa, balıkadamlar dalışa hazırlanırlar.

 

 

Ankara kentinin ve Anadolu’nun her santimetrekaresinde dereler ve derelerin havzaları, bu derelerin üst havzaları bulunmaktadır. Yer üstü su rejiminin yanı sıra yer altında da hidrolojik bir örüntüvardır. Bu bağlamda bazı kaynaklara göre Ankara’da 70’e yakın dere bulunur. Ankara’nın üzeri kapatılmış derelerine ilişkin, bir çırpıda söylenebilecekleri İnşaat Yüksek Mühendisi Hasan Akyar şöyle sıralamaktadır. “Kutugün Deresi, Beytepe Deresi, Ağıldere, Yalıncakköyü Deresi, Karakusunlar Deresi, Söğütözü Deresi, Cevizlidere, Kirazlıdere, Dikmen Deresi, Ayrancı Deresi, Kavaklıdere, Hoşdere, Seyrantepe Deresi, Bülbülderesi, Akdere vb. Ancak günümüzde yaşları 50’nin altındaki Ankaralıları Hatip Çayı ve Bentderesi’nin bir zamanlar salına salına açıktan aktığına inandırmak oldukça güç.” (1) [1]

Peki bu dereler nerelerdedir? Bir diğer soru açılan yol ile tüm kesiti harap edilmiş Ağıl Dere’nin (ODTÜ Ormanı’nda açılan yolun hemen yanında) akıbeti ne olacaktır?

Kentlerin mahallelerine ve semtlerine kolayca ismini vermişlerdir dereler. İçinde “dere” geçen sokak, cadde isimleri kentin belleğini de söyler bize. Mesela “Söğütözü Deresi nerededir?” Mesela İstanbul’da “Ortaköy Deresi nerededir?” Şimdilerde kocaman kocaman gökdelenlerin inşa edildiği, devasa yolların geçtiği Söğütözü’nde, yağmur sularının direne edilememesi, basit bir mühendislik hatasının ötesindedir. Kent içerisinde kalmış dereler, kentin ekolojik olarak kurtarıcı eşikleridir ki; bunların yok edilmesi sebebiyle İstanbul’da veya Ankara’da yağan yağmurlarla tüm kent felç olmaktadır.

Mevcutta durumumuz bu iken; bir OSB (Organize Sanayi Bölgesi) büyüklüğünde altyapı gerektirecek bir hastane yapılmaktadır. Nitekim tüm alanın doğal drenaj alanı olan Ağıl Dere’nin yatağı ve kesiti de bozulduğu ve muhtemeldir ki bozulacağı, belki beton bir havuzun içine alınacağı öngörüsüyle, şimdiden söylemek gerekirse, o hastaneleri su basacaktır, Eskişehir Yolu’nun Bilkent kavşağı sular altında kalacaktır.

Toprakla bütünleşmeyen ve asıl işlevi su infiltrasyonu olan, su toplayıcı olan doğal dere kesitimiz, plansız kentleşme ve yapılan ıslah çalışmaları ile sadece beton hacim hesabına indirgenerek ıslah edilmeye çalışılmaktadır.

Bilimsel verilerin uzağında inşa edilen şehir hastanelerinin sağlıksız yarınlar sunmasının yanında, ülkemiz kaynaklarının AKP eliyle yağma edilerek, ranta terk edilmesi, yarını ipotekli bir geleceksizlik sunmaktadır.

Tıpkı ülke ekonomimiz gibi artık sağlığımızda müteahhitlerin insafına terk edilmek istenmektedir.

 

[*] Peyzaj Mimarı, Toplumcu Mühendisler ve Mimarlar Meclisi Üyesi

 


[1] Hasan AKYAR, Hürriyet Gazetesi, Röp: Eray GÖRGÜLÜ, 28.01.2016

back to top