Menu
RSS

ÇEVİRİ/ Beton: Yeryüzündeki En Yıkıcı Malzeme

 kapakguardian.jpg

7 Mart 2019

 

Guardian dergisi 24 Şubat-2 Mart haftasını beton haftası ilan etti ve beton ile ilgili yayınladıkları
bu makalenin çevirisine aşağıda yer veriyoruz.

 

Çeviri: Didem Okay (Mimar, toplumcumeclis.org)

 

Beton: Yeryüzündeki En Yıkıcı Malzeme

 

Neden beton haftası?
İnsanlık betona bağımlı. Beton, suyun dışında her şeyden çok kullandığımız malzeme haline
geldi. Bir diğer insan eli ile yapılmış mucizevi malzeme olan plastik gibi beton da inşaat ve sağlık
alanında kullanıma girdi. Ve aynı plastik gibi betonun da zararlarını yeni fark ediyoruz.
Beton, küresel CO 2 emisyonunun %8’ine neden oluyor; beton eğer bir ülke olsaydı Çin ve ABD’den
sonraki en büyük üçüncü “suçlu” ülke olurdu. Bu ülkede, çöp toplama alanları dolup taşar,
şehirlerinde fazla ısınma olur ve sel nedeniyle de binlerce insan ölürdü. Bu da gezegen ile
ilişkilerimizi temelden değiştirirdi.
Modern yaşamlarımızı betonsuz hayal etmenin zorlaştığı bu zamanda, bu bağımlılığımızı bir
kenara bırakabilir miyiz? Bu hafta Guardian Cities’de betonun sayısız zararlarını araştırırken,
daha az gri bir dünya için ne yapmamız gerektiğini öğreniyoruz ve bir yandan da betonun estetik
ve sosyal başarılarını kutluyoruz.

Chris Michael, Cities Editörü

 

Yeryüzünde su’dan sonra en yaygın kullanılan malzeme betondur. Ancak betonun faydaları,
insan sağlığına, gezegene ve kültürün kendisine verdiği zararları maskelemektedir.


Siz bu cümleyi okurken küresel inşaat endüstrisi 19.000’den fazla küvet kadar beton dökmüş
olacak. Bu makalenin yarısına geldiğinizde ise üretilen beton miktarı Albert Hall’u doldurup
Hyde Park’a taşacak. (Bu İngiliz deyimi, miktarın büyüklüğünü açıklamak için kullanılıyor, Albert
Hall’un hacmi 85.000 m 3 ile 99.000 m 3 arasında) Bir gün geçtiğinde ise Çin’in Three Gorges
Barajı’nın büyüklüğünde (39,3 km 3 ) olacak. Bir yıl geçtiğinde de İngiltere’deki tüm tepeleri,
yolları, vadileri, kuytuları ve delikleri dolduracak kadar beton üretilmiş olacak.


Beton sudan sonra en çok kullanılan malzemedir. Çimento endüstrisi bir ülke olsaydı Çin ve
ABD’den sonra 2,8 milyar tonluk karbon dioksit emisyonu yapan üçüncü büyük ülkesi olurdu.


Bu malzeme modern kalkınmanın temelini oluşturdu, binlerce insana yaşayacakları evleri
sağlarken, doğal afetlere karşı önlem almamızı sağladı. Bir yandan da sağlık, ulaşım, eğitim,
enerji ve endüstri alanlarının yapılanmasındaki temel malzeme haline geldi.

 

Beton, doğayı evcilleştirme ve ele geçirme yöntemimizdir. Beton, başımızı yağmurdan, ayağımızı
çamurdan ve kemiklerimizi soğuktan korudu. Ama bunu yaparken, nehirlerimizi ve toprağımızı
kuruttuk, yaşam alanlarımızı boğucu hale getirdik; şehirlerimizi taştan birer kale gibi dışında
kalanlara duyarsızlaştırdık.


Mavi ve yeşil dünyamız an be an daha da grileşiyor. Ufak bir hesaplamayla betonun,

dünyamızın tamamında yer alan ağaç ve yeşil alanlarının toplam karbon kütlesini aştığını

görebiliriz. Yapılı çevremiz çoktan doğal çevreyi aştı. Doğal çevrenin aksine yapılı çevre doğal
yolla gerçekleşmiyor. Ancak yapılı çevrenin etkisi daha kalıcı ve yavaş yavaş etrafını bozuyor.
Geçtiğimiz 60 yılda 8 milyar ton üzerinde plastik üretildi. Beton endüstrisi ise her iki yılda bir bu
oranı geçiyor. Neden olduğu zarar plastikten daha fazla olsa da daha az ciddiye alınıyor. Beton,
fosil yakıtlardan elde edilmiyor. Balina ya da martı midelerinde betona rastlamazsınız. Doktorlar
betonun verdiği zararın izine kanınızda rastlamaz. Beton ile varlığımızı sağlamlaştırdık ve bu
sağlam dünyamıza güvenmeye başladık, ama nereye gidiyoruz: Hiçbir yere.


İnsanlık yüzyıllardır bu sağlamlığı arzuluyordu. Beton ağırlığı ve dayanıklılığı sayesinde sevildi. Bu
yüzden de modern yaşamın temeli haline geldi. Çelik ile kullanıldığında, barajlarımızın
yıkılmasını, çatılarımızın çökmesini, gökdelenlerimizin yıkılmasını, elektrik şebekelerimizin
çökmesini önledi.


Dayanıklılık, zamana karşı gelme bu malzemenin en önemli özelliğidir. Ancak (her şeyin fazlası
gibi) beton çözdüğü sorundan daha fazla zarara neden olabilir.


Çok yakın bir dostunu kaybetmenin verdiği zarar gibi, onlarca yıl doğaya karşı duran beton bir
anda etkilerini arttırabilir. Katrina kasırgası sonrası New Orleans’da, Harvey kasırgası sonrası de
Houston’da yaşanan sel felaketleri kasırgadan daha fazla zarara sebebiyet verdi. Çünkü, kent
içindeki ve banliyölerdeki sokaklar sel nedeniyle dolup taşan yağmur suyunu ememedi. Yapılan
drenaj sistemlerinin, bozulan iklimin karşısında ne kadar yetersiz olduğu görüldü.


Beton üretiminin her aşamasında ortaya çıkan karbon dioksit gazı, dünyada yer alan toplam
karbon dioksit miktarının %4-8’ini oluşturuyor. Tüm malzemelerin arasından sadece kömür,
petrol ve gaz, betonu sera gazı üretiminde geçiyor. Betonun CO 2 emisyonunun sadece yarısı,
çimento üretim sürecinin de en enerji yoğun kısmı sırasında, klinker (tuğla) yapımında açığa
çıkıyor.


Maalesef diğer çevresel etkileri ise çok daha az anlaşıldı. Beton susamış dev bir canavar gibi;
dünyanın suyunu tüketen 10. endüstrisi. Bu büyüklük, dünyadaki kuraklık ve su sıkıntısı çeken
bölgelerin içme suyu ve sulama ihtiyaçlarının %75’i demek oluyor. Beton ayrıca araba
egzozlarından ve klima ünitelerinden çıkan gazları yakalayarak güneş ışığını da emerek ısı adası
etkisini arttırıyor.


Beton ayrıca silikoz ve diğer solunum yolu hastalıklarının nedenlerini arttırıyor. Yapılan
araştırmalar 2015 yılında, en büyük 19 şantiyenin tamamında hava kirliliği endeksini en az üç

kez aşıldığını tespit etti. Kireçtaşı ocakları ve çimento fabrikaları da kamyonlarla şantiyelere
taşıdıkları malzemeler yüzünden hava kirliliğini arttırıyor.


Bu da betonun en az anlaşılan ancak en çok zararı olan etkilerini doğuruyor. Öyle ki, oksijen
üretimi, su arıtımı, tozlaşma gibi insanlığın muhtaç olduğu ekolojik yapının yeri doldurulmadan
doğal yapı yok oluyor.


Beton sayesinde, tüm bu hava kirliliğinden uzakta, yani Dubai’deki Burj Khalifa gökdeleninde
163 kat yukarıda yaşayabiliriz. Ancak insan ayak izi dışarı doğru itilir, tüm verimli topraklar yerini
boğucu yaşam alanlarına bırakır. Birçok bilim insanına göre iklim krizi kadar büyük tehdit olan
biyo-çeşitlilik krizinin en büyük nedeni doğanın ziraat, endüstri ve konut blokları ile talan
edilmesi.


İnsanlık yüzyıllardır betonun faydaları uğruna çevreye verdiği etkiyi görmezden geldi. Ancak
betonun zararları artık görmezden gelinebilecek düzeyi aştı.


Roma’daki Panteon ve Colosseum, kum, agregat, kireç bazlı su karışımı ve fırınlanmış tuğla
bağlayıcısı (çimento) ile oluşturulmuş olan betonun dayanıklılığının kanıtıdır. Modern sanayinin
bir ürünü olan bu bağlayıcı (Portland çimentosu) Joseph Aspdin tarafından 1824 yılında “suni
taş” olarak patentlendi. Daha sonra Empire State binası gibi gökdelenlerin inşasındaki
betonarme sisteminin oluşturulması amacıyla çelikle birlikte kullanılmaya başlandı.
Beton, ikinci dünya savaşı sonrası yıkılan şehirlerin yeniden kurulması için ucuz ve basit bir
yöntem sundu. Bu dönem Le Corbusier, fütüristtik, akışkan eğrileriyle ünlü Oscar Niemeyer ve
zarif çizgisiyle Tado Ando gibi brutalist mimarlarla anıldı ve biryandan da konut, otopark, köprü,
alışveriş merkezleri gibi inşaatlar hızla yapılmaya başlandı. 1950 yılın geldiğinde beton üretimi
çelik üretim oranı ile aynı seviyeye geldi, o yıllardan beri de metal üretimini tam üçe katladı
ve üretim oranı 25 kat büyüdü.


Betonun estetiğini savunan brutalistler ve geleneksel mimariyi savunanlar arasında ayrışma
yaşandı. Politikada ise beton bölücü olmaktan çok birleştirici ve yıkıcı oldu. Bu malzeme
politikacılar, bürokratlar ve inşaat firmaları arasında kopması imkânsız bir bağ kurdu. Siyasi
partilerin kampanyaları için inşaat firmalarına, devlet planlamacılarının ekonomik büyümeyi
arttırmak için daha fazla projeye ve inşaat patronlarının da daha fazla paraya ihtiyacı var. Bu
politik nedenlerle Olimpiyatlara ya da uluslararası sergilere büyük bir çimento festivali şeklinde
yaklaşıldı.

 

11.jpg

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yoğun yağış ve tayfun zamanı şehrin ana su yolları ve nehirlerinin taşkınına karşı Tokyo'yu koruma

için inşa edilmiş Kusakabe'deki su basınç kontrol tankı. 

Fotoğraf:  Ho New/Reuters

 

Japonya hükümeti 20. yy’in ikinci yarısında yönetim şeklini doken kokka (beton yönetimi) olarak
tarif etti.


Başlarda beton, ikinci dünya savaşının verdiği tahribata karşı şehirleri yeniden inşa etmek için
kullanılan bir malzeme olarak görüldü. Ardından yeni kalkınma modelinin temel materyali oldu;
Shinkansen hızlı treni için demiryolu, yükseltilmiş otoyollar için yeni köprüler ve tüneller,

havaalanları için yeni pistler, 1964 Olimpiyatları ve Oska Expo’su için yeni stadyumlar, yeni
belediye binaları, kampüsler ve spor alanları yapıldı.


Bu gelişmeler 1980’lerin sonuna kadar ekonomideki büyüme hızını çift haneli sayılarda tutarak,
istihdam alanı yarattı ve Liberal Demokrat Partinin iktidarını korudu. Çağın politik yönelimi
büyük proje getirenlerin (Kakuei Tanaka, Yasuhiro Nakasone ve Noboru Takeshita gibi adamlar)
ağırlık kazanmasını sağladı. Büyük rüşvetler verilmesi normlaştı. Yakuza çeteleri gibi
arabulucular da paylarını aldı. Altı büyük inşaat devi (Shimizu, Taisei, Kajima, Takenaka,
Obayashi, Kumagai) ihaleye fesat karıştırarak politikacıların da büyük rüşvetler almasını sağladı.
Doken Kokka ulusal ölçekte bir curcuna oldu.


1990’larda ise politikacıların en yaratıcı hamleleri, hükümetin beton harcamalarını arttıran
teşvik paketlerini desteklemeleri oldu. Bu sayede nüfus yoğunluğu çok düşük olan yaşam
alanlarını bağlayan geniş otoyollar, devasa köprüler ve deniz setleri inşa edildi.


Dogs and Demon (Köpekler ve Şeytanlar) kitabının yazarı ve aynı zamanda Japonya sakini,
kitabında da deniz kenarındaki çimento yığınlarından bahsediyor. Tüm bu yapılan kaçak
projelere gönderme yapan bir röportajında “Dağlar, nehirler, akarsular ve tüm sulak alanlarda
inanılmaz tahribat oldu ve olmaya devam ediyor. Oranlar şaşırtıcı olmakla beraber modern
Japonya gerçeği budur.”


Japonya’da metre kare başına düşen beton oranı (aynı hacimde olmasına rağmen) ABD’dekinin
30 katı büyüklükte. “Tüm ABD’ye oranla California büyüklüğünde bir beton miktarından
bahsediyoruz. Japonya’da neler olduğunu daha iyi anlamak için, ABD’deki tüm alışveriş
merkezlerini ve dağınık yerleşim alanlarını 30 ile çarpın.”


Gelenekçiler ve çevreciler dehşete kapıldılar ancak yok sayıldılar. Japonya’daki betonlaşma,
Japonya’nın geleneksel doğa ile uyumlu olan estetik anlayışına ters düştü, ancak dünyanın
sismik olarak en aktif olan yerinde, yaşanan depremlerin ve tsunamilerin yarattığı korkudan
dolayı bu yok sayılma anlaşılabilir bir durum. Herkes deniz setlerinin ve kıyı şeridinin çirkin
olduğunun farkında, ama evlerini su basmadığı sürece bu çirkinliği umursamıyorlar.


Tüm bu betonlaşma sürecinden sonra yaşanan yıkıcı 2011 Thoku depremi ve tsunamisini ilginç
yapan da bu. Ishinomaki, Kamaishi ve Kitakami gibi kıyı kasabalarına yıllarca uğraşla yapılmış
olan dev deniz setleri dakikalar içinde yerle bir oldu. 16.000 ‘e yakın insan hayatını kaybederken,
milyonlarca bina hasar gördü ve yıkıldı. Sokaklar yüzen arabalar ve şehrin içine kadar giren
gemiler yüzünden tıkandı.


Kısacası bu durum Japonya için doğanın gücünün insan kibrinden üstün geldiğini gösterdiği bir
an oldu. Yine de beton lobisi çok güçlüydü. Liberal Demokrat Parti bir yılın ardından yeniden
iktidara gelerek Japonya ekonomisinin %40’ını kamu hizmetine harcayacağının sözünü verdi.

 

12.jpg

"Kötü herhangi birşey yapmamamıza rağmen hapisteymiş gibi hissettiriyor." Yamada'da bir deniz seddi,

Japonya, 2018.

Fotoğraf: Kim Kyung-Hoon/Reuters

 

İnşaat firmaları bu sefer daha da büyük istinat duvarları ile yeniden denize set örülmeleri için iş
aldılar. Mühendisler bu 12 metrelik duvarların gelecekte yaşanacak olan tsunamileri
durduracağı en azından yavaşlatacağını söylerken yerel halk daha önce de söylenen bu sözlere

itibar etmedi. Şimdilerde bu alanların insan yoğunluğu az, buralarda çoğunlukla balık çiftlikleri
ve tarım depoları bulunuyor. Çevrecilere göre mangrov ormanı ile daha uygun bütçeli bir
tampon bölge oluşur. Açıkçası birçok tsunami-zede bile okyanusla arasına giren bu gri duvardan
nefret ediyor.


İstiridye balıkçısı Atsushi Fujita’nın The Reuters’e verdiği röportajda: “Haksız yere hapse düşmüş
gibiyim, masum olduğum halde.” diyor. Bu masif duvarları da fotoğraflayan, Tokyo doğumlu
fotoğraf sanatçısı Tadashi Ono da “Artık denizi göremiyoruz” diyor. Bu duvarları Japon tarihi ve
kültürünü terk etmek olarak yorumlarken; “Medeniyetimizin zenginliği okyanusla olan
ilişkisinden geliyor.” diyor ve ekliyor, “Japonya her zaman denizle birlikte yaşadı, deniz bizi
korudu. Ve şimdi Japon hükümeti denizi kapatmaya karar verdi.”

Dünyanın her yerinde betonun gelişme anlamına gelmesi kaçınılmaz oldu. Teoride insan
gelişimin ölçütü, ortalama yaşam beklentisi, çocuk ölüm oranı ve eğitim düzeyi gibi ekonomik ve
sosyal kalkınma ölçütleridir. Fakat politikacılara göre, ekonomik boyutun bu zamana kadar en
önemli ölçütü gayri safi yurtiçi hasıla oldu. GSYH hükümetlerin dünyadaki ekonomik yerini
gösterirken, beton bu yeri sağlamlaştırdı.


Bu durum, bir aşamada bütün ülkeler için geçerlidir. Gelişmekte olan bir ülkenin ilk aşamasında
yaptığı inşaat projeleri, ülkeye, bir boksörün kaslanıp güçlenmesi gibi bir etki sağlar. Fakat
ekonomik gelişimi durmuş ülkeler için, yaşlı bir atletin steroid alması kadar zararlıdır. 1997-98
Asya ekonomik krizi sırasında, Keynesyen ekonomi danışmanları Japon yetkililere toprağı kazıp
inşaata devam etmeleri yönünde tavsiye verdiler. Bu tavsiyeye göre kazılan topraklar özellikle
beton ile doldurulacaktı. Kazılan toprağın, yapılan inşaatın ölçeği ne kadar büyürse o kadar çok
kar ve istihdam anlamına geliyordu. Elbette ki insanların hayatlarını da iyileştiren bir şey için
toplumun seferber olması anlaşılır bir durum olsa da bu anlaşmanın en önemli parçası
betondur. 1930’larda Roosevelt’in Yeni Anlaşmasının (New Deal) arkasında yatan düşünce
buydu ki ABD’de ekonomik durgunluğu bozan bir proje olarak kutlandı. Tabi maalesef bu projeyi
o zamana kadar yapılmış en büyük betonlaşma projesi olarak da tarif edebiliriz. Hoover Barajı
başlı başına 3m 3 hacmi ile dünya rekoru kırdı ve inşaat firmaları medeniyetin ötesinde bir inşaat
olduğunu söyledi.


Fakat bu betonlaşma, şu an Çin’de olanların yanında hafif kalıyor. Çin, 21. yüzyılın beton süper
gücü ve ayrıca bu malzemenin bir kültürü nasıl büyük bir ekonomiye dönüştürdüğünün örneği
oldu. Pekin’in olağanüstü hızla yükselip, gelişmekte olan bir ülkeyi süper güç haline gelebilmesi
için, dağlar kadar çimentoya, plajlardaki kuma ve nehirlerdeki suya ihtiyacı vardı. Bu
büyüklükteki betonlaşma modern çağın en şaşırtıcı istatistiğini oluşturdu; 2003 yılından bu yana
Çin, her üç yılda bir, ABD’nin 20. yüzyıl boyunca döktüğü çimentodan daha fazlasını döktü.

 

Bugün, dünyadaki betonun yarısını Çin kullanıyor. 2017 yılındaki ekonomisinin üçte birini,
yapılan köprüler, konutlar, karayolları ve betonarme projeleri oluşturuyor.

 

Aynı, ABD, Japonya, Güney Kore gibi ‘gelişmiş’ bir ülke olan Çin’in daha fazla beton üretmesi ancak daha fazla zarar

veriyor. Yapılan tüm bu harcamaların sonucunda ise, ıssız yerleşme alanları, hayalet alışveriş
merkezleri ve boş stadyumlar meydana geliyor. Bunu görmek için, günde sadece beş uçuş yapan
Luliang’ın yeni devasa havalimanına ya da Olympic Bird’ün Nest stadyumuna bakın,
kullanılmadığı için mekân değil de birer anıt gibiler. Her ne kadar geçmişte, “önce inşa et,
insanlar gelecektir” sözü doğrulansa da Çin hükümeti kaygılı. Ulusal İstatistik Bürosu 450
km 2 ’lik satılmamış konut alanı olduğunu açıkladı. Çin devlet başkanı Xi Jinping bunun üzerine
aşırı gelişmenin durdurulması yönünde çağrı yaptı.

 

13.jpg

Yangtze Nehri üzerindeki Üç Boğaz Barajı, dünyadaki en büyük beton yapı. 

Fotoğraf: Laoma/Alamy


Boş ve çürümeye yüz tutmuş yapılar sadece gözü rahatsız etmiyor, aynı zamanda ekonomi ve
toprak israfı. Büyük inşaatlar beraberinde büyük hava kirliliği, yani, daha fazla karbondioksit
boşaltan çimento ve çelik fabrikaları getiriyor. Çinli peyzaj mimarı Yu Kongijan’ın da belirttiği
gibi insanlığın bağımlı olduğu üretken toprakları, nehirleri ve taşkınlığı önleyen ormanları yani
ekosistemi bozuyor. Kendisinin “eko-güvenlik” olarak tanımladığı duruma karşı bir tehdit
oluşturduğunu söylüyor.


Çin’in şu anki büyüme modelinin kırılganlığının farkında olan hükümet yetkilileri Yu Kongijan’ı
danışman olarak atadı. Ancak yine de hareket edebilecekleri alan kısıtlı çünkü beton
ekonomisinin değişimi beton politikasına göre hareket eder. Devlet başkanı ‘ekolojik bir
medeniyet’ ve ‘güzel bir ülke’ yaratılması için ekonominin ağır sanayi sektöründen uzaklaşıp ileri
teknolojiye yöneleceğinin sözünü verdi. Hükümet şu anda insanlık tarihinin en büyük inşaat
patlamasından kurtulmaya çalışırken, devlet başkanı Xi bu duruma kolayca izin veremiyor.
Çünkü inşaat sektörü 55 milyondan fazla işçi çalıştırıyor ki bu Birleşik Krallığın toplam nüfusu.
Bunun için Çin sayısız başka diğer ülkenin de yaptığı gibi, çevresel gerilimini ve aşırı kapasitesini
ihraç ediyor.


Bejing’in yerlere göklere sığdırılamayan Kemer ve Yol Girişimi [(Belt and Road Initiative)
Marshall Planı’ndan kat kat büyük olan yurtdışı altyapı projesi] Kazakistan’a gösterişli yolların,
Afrika’ya en az 15 barajın, Brezilya’ya demiryollarının, Pakistan’a, Yunanistan’a ve Sri Lanka’ya
da limanların yapılacağının sözünü veriyor. Bu ve bunun gibi diğer projelerin tedariki için,
ülkenin en büyük çimento fabrikası (Çin Ulusal Yapı Malzemesi) 50 ülkede 100 çimento fabrikası
kurma planını açıkladı.

 

Bu da daha fazla suç işlenmesi anlamına geliyor. İnşaat endüstrisi daha güçlü ulusal yapıların
inşası demek iken bir yandan da daha büyük miktarda rüşvet anlamına geliyor. Birçok ülkede
bu ilişki o kadar güçlü ki, beton miktarının artması rüşvetin de artması olarak görülüyor.


Transparency International (uluslarası yolsuzluk karşıtı grup)’a göre, inşaat, dünyanın en kirli
sektörü. Maden, emlak, enerji ve silah endüstrisinden çok daha fazla yolsuzluk yapılıyor. Bütün
ülkelerde inşaat endüstrisi üzerinden rüşvet dönerken, Brezilya geçtiğimiz yılların en kirli rüşvet
olaylarının yaşandığı yer olarak açıklandı.

 

Diğer yerlerde de olduğu gibi, Güney Amerika’da da beton çılgınlığı sosyal gelişim için araç
seçildi. Daha sonra ekonomik bir zorunluluk haline geldi ve nihayetinde de politik bir araca ve
bireysel açgözlülüklere dönüştü. Bu aşamalar arasındaki geçiş inanılmaz hızlı oldu. 1950’lerin
sonundaki ilk büyük ulusal proje, neredeyse ıssız bir plato gibi olan başkent Brasilia’nın inşası
oldu. Sadece 41 ayda, yollar evler ve bakanlıklar için bir milyon metre küp beton döküldü.

 

14.jpg

Oscar Niemeyer tarafından tasarlanan Ulusal Müze, Brezilya, Brasilia.

Fotoğraf: Image Broker/Rex Features

 

Bunu, Amazon yağmur ormanlarının içinden geçen otoyolu projesi izledi (TransAmazonia) .
Sonrasında da 1970 yılında, Hoover Barajının tam 3 katı büyüklüğünde, Güney Amerika’nın en
büyük hidroelektrik barajı Paraguay sınırı ile Paraná nehri arasındaki Itaipu’ya yapıldı. Brezilyalı
operatörler Maracanã Stadyumlarını 210 kere doldurmaya yetecek kadar yani 12,3 milyon
metreküp betonu üretebilecekleri için övünüyorlardı. Çin’deki Çin’in Three Gorges Barajı inşa
edilene kadar bu bir dünya rekoru idi.


Ordunun gücünü alarak, basın yasaklarını kullanarak ve bağımsız bir yargının eksikliğine
güvenerek ne kadar büyük bütçelerin generaller ve müteahhitler arasında pay edildiği
öğrenilemiyordu. Ancak tüm bu yolsuzluklar 1985’ten bu yana yani diktatörlük sonrası dönemde
iyice belirgin olmaya başladı, neredeyse hiçbir siyasi parti ya da politikacı ismini temize
çıkaramadı.


Minhocão (Büyük Solucan) olarak da bilinen yükseltilmiş otobanın inşası sırasında São Paulo
valiliği yapan Paulo Maluf tüm bu yıllar içinde, en çok ün yapan isim oldu. 1969 yılında yapılan
proje için övgüleri alırken bir yandan da kamu işlerinden 1 milyon doları Britanya Virjin
Adalarındaki gizli hesaplara aktardı. Interpol tarafından aranmasına rağmen kaçmayı başaran
Maluf, yıllarca üst düzey kamu görevlerinde çalıştı. Kamunun yüksek derecedeki sinizmini de
kapsayan şu ifade Maluf’u anlatmak için kullanılıyordu: “Çalıyor, ama yapıyor”. Aslında bu
ifade tüm beton endüstrisinin de özeti.


Ancak geçtiğimiz 5 yıl boyunca Araba Yıkama Operasyonu adı altında tüm yolsuzluk ağlarını
ortaya çıkaran araştırma, Maluf’un “büyük rüşvetçi” itibarını bile gölgede bıraktı. Odebrecht,
Andrade Gutierrez ve Camargo Corrêa gibi dev inşaat firmaları, şişirilmiş petrol rafineleri, Belo
Monte barajı, 2014 Dünya kupası, 2016 olimpiyatları ve yüzlerce altyapı projesi için, politikacı,
bürokrat ve orta düzey çalışanlara toplamda 2 milyar dolar rüşvet dağıttı. Savcılar, Odebrecht'in
tek başına 415 politikacıya ve 26 siyasi partiye rüşvet verdiğini söyledi.


Tüm bunların açığa çıkmasıyla beraber, hükümet düştü, Brezilya’nın eski başkanı ve Ekvadorun
eski başkan yardımcısı hapse girdi. Peru cumhurbaşkanı istifaya zorlanırken düzinelerce
politikacı ve yönetici de parmaklıklar arkasına yollandı. Yolsuzluk skandalı Avrupa ve Afrika’ya
kadar da uzandı. ABD Adalet Bakanlığı bu olayı “tarihin gördüğü yurtdışı tabanlı en büyük
yolsuzluk davası” olarak tanımladı. Olay o kadar büyümüştü ki, Maluf’a sıra 2017 yılının sonunda
geldi ve göze çarpmaksızın tutuklandı. 

 

Böyle bir yolsuzluk sadece vergi hırsızlığı için değil, çevre suçları için de alan açıyor. Çevrecilerin
kaygılarına ve sakinlerin muhalefetine rağmen, sosyal değeri şüpheli projeler yapılarak (Belo
Monte’de olduğu gibi) atmosfere milyarlarca ton CO 2 salındı.


Tehlikelerin daha çok biliniyor olmasına rağmen, bu örnekler kendini tekrar ediyor. Hindistan ve
Endonezya yüksek-betonlu gelişim aşamasına henüz başladılar. Önümüzdeki 40 yılda, yeni inşa
edilmiş alanın iki katına çıkacağı öngörülüyor. Bu durum, bazı bölgelerde sağlık açısından yararlı
olacak. Çevre bilimci Vaclav Smil’e göre çamur zeminin beton ile değiştirilmesi hastalıkları %80
oranında azaltabileceği tahmin ediliyor. Ancak yine de her dökülen beton bizi ekolojik çöküşe
daha da yaklaştırıyor.


Chatham House (Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü), şehirleşme, nüfus artışı ve ekonomik
gelişimin çimento üretimini yılda 4 ila 5 milyar tonda tutacağını tahmin ediyor. Ekonomi ve İklim
Küresel Komisyonunun (Global Commission on the Economy and Climate) yaptığı araştırmaya
göre; gelişmekte olan ülkeler eğer mevcut altyapılarını küresel seviyeye çıkartırsa, inşaat
sektörü 2050 yılına kadar 470 gigaton karbondioksit salınımına neden olacak.

 

Bu, Paris iklim değişikliği anlaşmasının ihlali demektir. Bu anlaşmaya göre; dünya, 1.5 o C ile 2 o C
arasındaki ısınma değerinde kalmak istiyorsa, 2030 yılına kadar dünyadaki tüm hükümetler
çimento endüstrisinin neden olduğu yıllık karbon emisyonlarını en az %16 oranında düşürmeleri
gerekiyor.


Geçtiğimiz yıl, çimento üretim şeklinin yeniden düşünülmesi için Chatham House’un çağrıda
bulunduğu bir rapor yayınlandı. Emisyonu azaltmak için, üretimde yenilebilir kaynaklar daha
fazla kullanılmalı, gelişkin enerji verimliliği yolları aranmalı, klinker (tuğla) yerine başka bir
seçenek aranmalı ve en önemlisi karbon yakalama ve depolama teknolojisi yaygınlaşmalı. Bu
teknoloji maalesef şu an pahalı ve sektörde kullanımı sadece reklam boyutunda kaldı.


Mimarlara göre yanıt, yapıların yalınlaşması; hatta mümkünse çapraz lamine ahşap (clt) gibi yeni
malzeme teknolojilerinden faydalanmak. Anthony Thistleton artık “beton çağı”nı geride bırakıp,
önceliğimizin binaların görünüşü olmaması gerektiğini söylüyor.


Thistleton; Architects Journal’e verdiği röportajda: “Beton güzel ve çok yönlü bir malzeme ancak
maalesef, çevresel zararı oluşturan tüm etkileri yaratıyor” diyor ve ekliyor: “Kullandığımız
materyallerin daha geniş ölçekteki etkilerini düşünmek bizim sorumluluğumuz.”
Fakat birçok mühendis betonun yerini doldurabilecek uygunlukta bir malzeme olmadığını
söylüyor. Çelik, asfalt ve alçıpan üretimi için betondan daha fazla enerji harcanıyor. Kereste
üretiminde ise herhangi bir artış olmamasına rağmen bu haliyle dünyadaki ormanlar tehlike
altında.


Leeds Üniversitesi yapı ve malzeme profesörü Phil Purnell, dünyanın beton üretiminde zirveye
ulaşmasının mümkün olmadığını söyledi.

 

Purnell “hammaddeler sınırsızdır ve biz yollar, köprüler ve temelinde o hammaddeyi
kullanacağımız şeyleri inşa ettiğimiz sürece bu malzemeye ihtiyacımız olacak” diyor ve “ayrıca
neredeyse tüm ölçümlere göre beton en az enerji harcayan malzeme” diye ekliyor.


Purnell, mevcut yapıların daha iyi korunması ve bu mümkün olmadığında da geri dönüşüme
yönelinmesi yönünde çağrı yapıyor. Hali hazırda beton, geri dönüşüm için depolama alanlarına
yollanıyor ve ezilip agregat olarak yeniden kullanıma sunuluyor. Purnell’e göre bu yöntemi daha
verimli yapmanın yolu, geri dönüştürülen plakaları etiketleyerek, malzemeyi talep ile
eşleştirmek olacaktır. Ayrıca Leeds Üniversitesindeki meslektaşları Portland çimentosu için bir
alternatif arayışındalar. Farklı karışımlar ile karbon ayak izinin 3’te iki oranında azalabileceğini
söylüyorlar.


Muhtemelen hala en önemli şey ülkelerin gelişim modellerindeki zihniyeti değiştirmesidir.
Bunun için doğal çevreyi yapılı çevreye dönüştürmeden, doğa bazlı kültürler ve veri güdümlü
ekonomiler oluşturulmalı. Bunun için de, beton üzerine kurulmuş yapılaşmanın üstesinden
gelerek, verimliliğin büyüme için sağlamlıktan daha önemli bir etmen olduğunu kabul etmek
gerekir.

 

Kaynak: https://www.theguardian.com/cities/2019/feb/25/concrete-the-most-destructive-material-on-

earth?CMP=Share_iOSApp_Other

Çeviri: Didem Okay (Mimar, toplumcumeclis.org)

 

Last modified onPazar, 17 Mart 2019 21:18
back to top