Menu
RSS

Yeni bir mücadele odağı: Bakırköy - İstemi Alp KÖSE

bakırköy 

 

    2013 Haziran Direnişinin üzerinden iki yıla yakın bir süre geçti. Sınıfsal çözümlemesini çokça yapmaya çalıştık; çoğunluğu beyaz-yakalı olmak üzere, sınıf bilinciyle hareket etmeyen ancak işçi sınıfının kendisinin olduğu, henüz öncü bir öznenin egemenlik gösterememesi nedeniyle de kendiliğinden bir hareketti bu. İktidara geldiği 2002’den beri sanayi adına neredeyse hiçbir yatırım yapmayan AKP, halkın emeğiyle yaratılan kamu iktisadî teşebbüslerini özelleştirmiş, bu özelleştirmeler yoluyla elde edilen kaynakları da taşeron şirketler aracılığıyla sabit sermaye yatırımları biçiminde kullanmıştı ve 2013'e gelindiğinde biriken öfke kent-içi kamusal mekânların ranta açılmaya çalışılması üzerinden patlamıştı.

   AKP iktidarının 13 yıl boyunca gerçekleştirdiklerini düşünecek olduğumuzda 1’inci Cumhuriyet olarak tanımladığımız 1923 Cumhuriyeti’ni bütün kurumsal ve iktisadî yapısıyla tasfiye ettiğini, 2010 referandumuyla da 2’nci Cumhuriyet olarak tanımladığımız sistemi inşa etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. AKP’nin uyguladığı neo-liberal ekonomi politikalarını, öncülü olan Özal’la birlikte değerlendirecek olduğumuzda; nasıl bir durumla karşı karşıya olduğumuzu, toplumcu seçeneği güçlendirmek için nasıl bir mücadele göstermemiz gerektiğini ve daha da önemlisi yeni mücadele odaklarının neler/nereler olduğunu görebiliriz.

   27 Mayıs 1960’tan 12 Eylül 1980’e uzanan süreçte “toplumsal gelişme ekonomik gelişmeyi aşarak” Türkiye İşçi Sınıfının örgütlü gücü patronları zora sokmuş, üretim kesintiye uğramış ve 1978-79 yıllarında yapılan istikrar programları uygulanamamıştı. 24 Ocak 1980 kararlarıyla liberalizasyon süreci başlamış, alınan kararları uygulayabilmek için de 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleşmişti. Bir diğer deyişle, ekonomik krizi aşabilmek için sıkıyönetim uygulanmıştı.

   24 Ocak Kararlarında iki noktayı özellikle vurgulamak istiyorum. Bunlardan birincisi, “dışa açık büyüme” politikalarının benimsenerek “dış-kaynaklı sıcak para girişi”ne önem verilmesi ve turizme yatırım yapılmaya başlanmasıdır. Nedeni açık; gelişmiş bir sanayisi olmayan Türkiye’de dönemin uluslararası standartlarında ürün üretilememekte, üretilse de satılamamaktadır. Bu nedenle yurtiçinde para döngüsü sürdürülememektedir. Uzun yıllar işçi dövizleri ve montaj sanayisi üzerinden para döngüsü sağlanmış, işçi dövizleri kesilince de dış-kaynaklı para girişine önem verilmiş, inşaat sektörünü canlandırmak amacıyla da merkezî kamusal alanlar başta olmak üzere, birçok yere turistik tesisler yapılmaya başlanmıştır. İkinci önemli nokta ise, yurtdışında etkinlik gösteren Türk İnşaat-Taahhüt şirketlerinin bu dönemde büyük bir çıkış yapmasıdır. Lokomotif sektör olarak bilinen inşaat sektörü bu dönemde canlandırılmak istenmiş, niteliksiz işgücü, emek-yoğun üretimin ve dolayısıyla sömürünün gerçekleştiği inşaatlarda istihdam edilmeye başlanmıştır. Yerli işgücünün uluslararası emek piyasasında niteliksiz ve bundan dolayı daha ucuz olması, Türk şirketlerinin yurtdışında ürettiği inşaatların da –görece– daha ucuza mâl edilmesini ve bu nedenle de tercih edilmesini sağlıyordu.

   1980’den 2002’ye geldiğimizde, AKP iktidarının, ABD emperyalizminin taşeronu olduğunu ve Özal Dönemi politikalarının artçısı olduğunu, ekonomideki dönüşümün mekânsal karşılığında ve sömürünün yeniden üretildiği mekânlar olan AVM’lerde görebiliyoruz.

   “Sıcak para girişi”ni yeniden ele alacak olduğumuzda karşımıza yakıcı biçimde “liman” örneği çıkıyor.   Liman-lojistik eşitliğinden yola çıkarak; insan ve meta dolaşımı, ticaret, konaklama ve çeşitli hizmetlerin gelişme gösterdiğini söyleyebiliriz. İstanbul’un tarihsel gelişimine bu gözle bakacak olduğumuzda, Karaköy-Galata Limanı çevresinde pazarların kurulması, bankacılık ve sigortacılığın gelişmesi, otellerin, restoranların ve pek çok başka hizmet verilmesi ve bugünlerde Galataport projesinin bu kadar önem kazanması deniz-limancılığının bir örneğidir.

   Konumuzla doğrudan ilişkilendireceğimiz bir diğer örnek ise hava-limanıdır. 24 Ocak Kararları sonrasında turizme ağırlık verilmesi, Yeşilköy Atatürk Havalimanının ve ilçe sınırları içinde bulunduğu Bakırköy’ün önemini oldukça artırmıştır. Havalimanının artan yolcu hacmini karşılamak üzere 83’te yeni dış hatlar terminali hizmete girmiş, hemen sonrasında da Bakırköy sahili büyük kentsel müdahalelerin odak noktası olmuştur. ‘86 Ataköy Turizm Kompleksi Projesinin uygulamaya konulması, aynı kompleks kapsamında ‘88’de Türkiye’nin ilk Alış-Veriş Merkezi olan Galleria’nın ve ‘90’da Ataköy Yat Limanı (Marina)’nın açılması, Sirkeci-Bakırköy sahilyolunun ve Amerikan tipi eğlence merkezi Regatta’nın açılması, Bakırköy’ün geçirdiği dönüşüm ve kazandığı önemin göstergesidir.   Koalisyon dönemi ve 2001 ekonomik krizi sonrasında iktidara gelen AKP, Özal dönüşümlerini kaldığı yerden devam ettirme yoluna gitmiştir.

   AKP iktidarı döneminde Bakırköy’de mantar gibi AVM türemiş, ilçenin Doğu sınırı olan Çırpıcı Deresi ve Aksu Caddesi boyunca üretim yapan dokuma-halı atölyeleri,  teker teker kapanmaya başlamış ve meta üretimi durma noktasına gelmiştir.

   Hem sınaî hem de entelektüel üretici karakteri yok edilerek tüketim kültürünün egemen duruma geldiği Bakırköy’de küçük ölçekli sanayi kollarında çalışan işgücü, AVM’lere kanalize olarak hizmet sektörünün bir parçası durumuna gelmişlerdir. Bugün ise Bakırköy’de yeni bir dönüşüm dalgası etkisini göstermektedir. Genel hatlarıyla değinelim.  

 

* * *

 

   Liman demiştik, bir kez daha liman diyeceğiz. 2011 Genel seçimlerinde gündeme gelmişti Kanal-İstanbul Projesi. Burjuva medyasının Mega-Proje olarak manşetlerden pazarladığı projenin konusu bir kez daha Bakırköy’dü. İlçenin Batıdaki doğal sınırı olan Aya-Mama deresi genişletilecek, derenin bittiği bölümler ise yeni bir kanal açılarak Karadeniz’e bağlanacak, bölge, Özal’ın kaldığı yerden devam edilerek tam anlamıyla yabancı sermayeye açılacaktı.

   
   Kanal-İstanbul yapılamadı ancak 2012 yılında 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanunun çıkarılması ve Bakırköy sahilinin yağmalanmasının eşzamanlı olduğunu düşünecek olursak, Bakırköy’ün İstanbul genelinde yeni rant alanı olarak seçildiğini anlamak hiç zor değil. Kuzey Ormanlarının katledilerek 3’üncü Havalimanının yapılmaya başlanması, Yeşilköy Atatürk Havalimanının kapatılacağı söylentisi akla birçok soruyu getiriyor. Üzerine bir de Bakırköy Belediye Başkanının “Bakırköy’ün %78’i çürük, Bakırköy’de kentsel dönüşüm uygulamasına gidilmeli.” demesi, üstelik 1960’larda “uydukent” olarak inşa edilen Ataköy blokları hakkında hiçbir şey söylememesi, sermaye egemenliğinin vahşetini anlamamıza yetiyor.

   Yap-bozun bütününü görmeye çalışalım. İstanbul kentinin sınırlarına dayandığı, sürdürülebilir olmayan ve yalnızca sıcak para girişine dayanan kırılgan ekonominin bu biçimiyle devam edebilmesi için, bu para akışının sürekliliğinin sağlanması gerekiyor.

   Devletin, üstlenmesi gereken bütün sorumluluklarını, taşeron olarak kullandığı özel şirketlere terk ederek gerçek anlamda T.C.A.Ş.ye dönüştüğünü görüyoruz. AKP iktidarı bugün, devletin kurumsal yapısını tasfiye etmiş olmasından dolayı bunalım ve sistemsizlik krizi yaşıyor.

   Yönetemezlik durumu da burada ortaya çıkıyor ve bundan dolayı “başkanlık” adı altında bir diktatörlük-polis devleti kurulmak isteniyor. Neo-liberal ekonomi politikalarını yalnızca faiz üzerinden algılayan iktidar, “İstanbul’u finans merkezi yapacağız!” derken aslında son çaresinin yurtdışından sıcak para girişi ve ölümüne sömürmek olduğunu vurguluyor.

   Sanayinin ağırlıklı olarak yapı sektörü üzerinden ilerlediğini veri aldığımızda, lüks konut ve rezidans üretimiyle sıcak para girişinin amaçlandığını görüyoruz. Sıcak para girecek girmesine ama elbette limanlardan girecek! Atatürk Havalimanı kapatılarak ranta açılacak, Ataköy Marina daha büyük bir yat limanına dönüştürülecek, limanın hemen yanıbaşında da sahil şeridi imara açılarak oteller ve rezidanslar inşa edilecek. Planları bu ve bu plan uygulanıyor! Sürüncemede bırakılan diğer kent hareketlerini, örneğin Sirkeci-Halkalı demiryolu hattının iki yıldır hizmet vermediğini veya Veliefendi Hipodromunun taşınarak buranın kent parkına dönüştürülmek istendiğini söylemiyorum bile! Bakırköy üzerinden verilecek birçok örnek var ancak onları da başka bir yazıya bırakalım. Şu an örnek değil, mücadele vermenin zamanı.

   Hatırda tutmamız gereken bir tek şey var; Taksim ve Kadıköy gibi merkezlerden sonra İstanbul’un yeni bir mücadele odağı da artık Bakırköy!

Last modified onÇarşamba, 06 May 2015 20:14
back to top